March 2009 arşivi
dil, kulağıma çalınanlar »
Garson: Çizkeğiniz birazdan geliyor.
(Gelen kekin tadına bakılır)
Müşteri 1: Bu cheesecake değil ki.
Müşteri 2: E adam da öyle dedi zaten.
yayın »
beni kategorize etme »
Bundan bir hafta önce, THY İstanbul-Amsterdam seferinde hayatını kaybeden “iş adamı ve yelkenci” Bülent İçgören’i “son yolculuğuna uğurladık.” Gazeteler öyle dedi.
Cenazeden önceki üç günü haber kanallarının karşısında geçirdim, kimliklerin açıklanmasını bekleyerek. Uçakta tanıdık olmasaydı bile aynı şeyi yapardım herhalde, çünkü Oktaycım’a karşı tuhaf bir sorumluluk hissediyorum bu konuda. Sanki bana kazanın ayrıntılarını soracak bir gün karşılaşırsak…
“İş adamı ve yelkenci” Bülent İçgören, bundan on altı sene önce, çocukluğumun geçtiği, dedemin Balmumcu’daki bahçeli evini satın alan kişiydi. Satıştan sonra bizimkilerle arkadaş olan, bizi ara sıra eski evimizde ağırlama inceliğini gösteren, baharda anneme telefon edip “Babanın meyveleri oldu, gel de ye,” diyen, oğlunu kapıp Marmara Adası’na gelen, Bengü’nün yelken aşkını öğrenince bizi defalarca teknesine davet eden (Bengü’nün baş parmağındaki yara izi ondan hatıradır) çok hoş bir insandı. Özgüveninden beslenen güzel bir ses tonu, daha da güzel bir gülümseyişi vardı. Lafını dolandırmadan söylerdi. Baba gibi babaydı. Karısından boşandığı halde çocuklarından boşanmamış olması o yaşta bile dikkatimi çekmişti.
Tıpkı babam gibi, çok güzel bir kış gününde, Ortaköy’den, deniz kenarından, müthiş bir kalabalık eşliğinde gitti. Ölüm ne kadar zamansız gelmiş olursa olsun, yine Oktaycım gibi, “Yaşamak bu herhalde,” dedirtti.
