oktay ve müzik
Oktaycım’la aynı hanede yaşayan/yaşamış olanlar için onun hakkında bir şeyler yazmak herhalde en zoru. Bir oturuşta akla gelen her şeyi sayıp dökmek imkânsız. O yüzden galiba en iyisi tematik gitmek.
Ben babamı pek çok şeyin yanı sıra, müzikle hatırlıyorum. (Bir de en çok şarkı mırıldanırken hissediyorum onun DNA’sına sahip olduğumu. Müzik kulağımızın annemin tarafından gelmediği sır değil çünkü.)
…
Seksenlerin ilk yarısı. Yaz tatili. Datça’dayız. Öğle yemeklerinde mızmızlandığımız için mi, yoksa sadece bizi eğlendirmek için midir bilmem, Cliff Richard’ın orkestrası The Shadows’un bir parçasını yemek müziğimiz ilan ediyor babam. Yemek müziği deyince akla yatıştırıcı bir şeyler gelir, asansör müziği gibi. Bundaki davul sololarından insanın yerinde durması mümkün değil. Her öğlen yemeğinde birkaç kez arka arkaya çalıyor parçayı. O çalmazsa biz talep ediyoruz zaten. Masadan kalktığımızda midemizdeki her şeyi çoktan hazmetmiş oluyoruz.
…
Geçen gün tesadüfen radyoda duymasam aklıma gelmezdi. Yıl 1989-1990. Belinda Carlisle diye bir abla çıkmış, La Luna adlı şarkısıyla gençlerin gönlünde taht kurmuş. Arkadaşlarımın anneleriyle babalarının pop listeleriyle işi yok. Babamsa kendi kendine keşfetmiş şarkıyı, mırıldanıp duruyor. Ortaokuldayım. Tuhaf bir övünç duyuyorum. O zaman kelimeyi bilsem, “Ne cool babam var,” derdim herhalde. O da bizim için benzer şeyler düşünmüş olsa gerek. Öyle ya, Beatles’ı herkes bilir de, bizim yaşıtımız olup da Cliff Richard şarkılarını bilen kaç kişi vardır?
…
Doksanlar. Babam iş için İspanya’ya gidiyor. Dilinde Un Dos Tres diye bir şarkıyla ve iş arkadaşlarıyla CAT ağır iş makinelerinin hareketlerinden esinlenerek geliştirdikleri dans figürleriyle dönüyor. Türkiye henüz Ricky Martin’le tanışmamış.
…
Yaz geceleri, Ada’da, teras faslı bittikten sonra çatı katında oturup geç saatlere kadar müzik dinliyor. Dinlemekle de kalmıyor, oturduğu koltuğun ahşap kollarında tempo tutuyor sürekli. Ceylan’la benim yatak odalarımız hemen onun altında. Bütün uyarılarımıza rağmen tutamıyor kendini; parmakları söz dinlemiyor. Her gece kulaklarımızda davul sesiyle uykuya dalmaya uğraşıyoruz.
…
No Doubt’tan Don’t Speak’i o yaramaz suratıyla “Tospik” diye söyleyip duruyor… Bir keresinde de marketin önünde yokuş aşağı arabayı park etmeye çalışırken öndeki arabaya dokunuyor. Tepkisi hazır, hemen Roxette’e bağlanıyor: “Touch me now…”
…
İki binler. Babam Ada’da eski plaklarını karıştırırken The Snake diye bir şarkı buluyor (sanırım Al Wilson’ın). Şarkının hikâyesi şöyle: Kadının biri bir sabah işe giderken yolda neredeyse donmuş bir yılan buluyor. Yılanın yalvarışlarına kulak tıkayamıyor, acıyıp evine götürüyor:
“Take me in oh tender woman
Take me in, for heaven’s sake
Take me in oh tender woman,” sighed the snake
Yılanı şöminenin önüne koyup, sarıp sarmaladıktan, önüne yiyecek bıraktıktan sonra işe gidiyor. Akşam eve döndüğünde yılan kendine gelmiş; kadın onu kucağına alıp öpüp okşamaya başlıyor. Gel gör ki yılan teşekkür edeceğine gidip kadını sokuyor. Kadın, “Ben sana saçımı süpürge ettim, sen bana n’aptın? Şimdi ölüp gideceğim,” diye hesap soruyor:
“I saved you,” cried that woman
“And you’ve bit me even, why?
You know your bite is poisonous and now I’m going to die”
“Sürüngen” bunun üzerine kadına SIRITARAK “Salak,” diyor, “beni evine alırken yılan olduğumu bilmiyordun sanki!”
“Oh shut up, silly woman,” said the reptile with a grin
“You knew damn well I was a snake before you took me in
Oktaycım çatı katında bu şarkıyı defalarca çalıp, kendi kendine kıkır kıkır gülüyor. Bengü’yle bense şarkının kendisinden çok, babamın çocuklar gibi kıkır kıkır gülmesine gülüyoruz kıkır kıkır.
…
Bir yaz sonu yine tası tarağı toplayıp Austin’e dönmüşüz. Bavulları açarken Mazhar Alanson’un Türk Lokumuyla Tatlı Rüyalar albümü çıkıyor. Alete takıp bilgisayar başına geçiyorum. Babamdan tek satırlık bir mesaj gelmiş: “Bu sefer havaalanına gelemediğimden midir nedir, gidişiniz bana çok koydu.” Bir yandan Mazhar şöyle diyor:
Sen beni tanımazsın
Severim de söylemem
Sen beni uzak sanırsın
Bilirim söz dinlemem
Ah bu ben kendimi nerelere koşsam
Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam
Ah bu ben kendimi nerelerde bulsam
Çekilsem sahillere hayaller mi kursam?
O sabahtan beri benim zihnimde bu şarkıyı Mazhar değil, babam söylüyor.
…
Bugünlerdeyse aklımda hep ikimizin de çok sevdiği, Yeni Türkü’nün nispeten az bilinen bir şarkısı: Resim. Sözler Meral Özbek’in.
O kadar sevdim ki resmini,
İşte bugün konuştu benle
Yorulmuştum çalışmaktan,
Karda uzun yürüdük senle
Geceleri resmine baktım,
Olanları anlattım
Seni bir görsem diye diye
Uyudum yağmurun sesiyle…
Karşımda hep yukarıdaki resim…









Bu yazıyla ilgili yorumunuzu yazınız.