ana sayfa » OKTAY’IN DEFTERİ

OKTAY’IN DEFTERİ

22|06|09

Ceyda’nın bana doğum günü yazısı kisvesi altında yolladığı Oktay yazısı…

Vefasızlık sizi artık var olmayan şeylerin keskin sancısından sakınır.
Mercan hayatımın küçük mucizelerinden biri olan Ceylan’ın karşıma çıkışında doğrudan rol alan kişidir.
Hayatımda en mutlu ve en mutsuz olduğum, benim ben olduğum, gerçekten içinde büyüdüğüm ve “evim” dediğim tek yerin sahibi ve şimdiki sakinidir. Şimdi orada yaşıyor olması bana bir masal prensesinin bir sarayı aydınlık ve mutlu kılması gibi geliyor. Mercan, Derin’in annesidir. Oktay’ın ve Nigi’nin kızıdır. Ceylan’ın ablasıdır. Bengü’nün eşidir. Ama Mercan’ın benim için anlamı başkadır.
Sanki bir hikâyeyi bir yerde yarım bırakmışım gibi, sanki yazdığım romanın tek nüshasını kazara yakmışım gibi, bir kazayla ansızın ikiye bölünmüşüm gibi, defterimde en önemli yaprak yırtılıp atılmış gibi, ben bir gün uyanmışım ve sahip olduğum her şey ve o her şeye dair bütün duygularım ortadan kalkmış gibi, bir hayat; ortada ve yarım kalmış gibi…
Oktay’ı hiç yazmadım, bazı şeyleri kaleme alamayacak kadar zayıf olduğumu onun gidişiyle aynı tarihlerde kavradım. Çok denedim, bu içimdeki yırtılmayı, babamla yan yana bir beyaz eşyayı gülerek itip kakmalarına dair resmin yarattığı sarsıntıyı, onun armağanı olan içkilerle dolu rafın rengârenk aydınlığını, Nigi ile bizi ziyaret edişini…
Oktay’a dair kayıp algım “puff” diye yok olan ama bizim için çok önemli olan başka her şeyin yitimini tanımlıyor benim için. O’nun hayatının, kendi hayatımın… Başka bir hayatın ve o hayata dair kurulu bir düzenin, o hayatın sahibi ile beraber ansızın yok oluşu…
Senin kaybın benim kaybım. Onun ölümü benim ölümüm. Üstelik onunla doğru dürüst zaman geçirmedim. Çok da iyi tanımam, sadece gözlemlerim ve anlatılanlar… Sevdiğim iki insanın babası o kadar, o kadar mı??? Yani hakkımdan ve haddimden fazla gözümü ıslatıyor Oktay’ın yokluğu, yıllar sonra hâlâ:)  Saçma değil mi? Siz hiç, bir sevdiğinizin bir parçası öldüğünde parçalandınız mı? Parçalara ayrıldınız mı, bir daha nasıl toplanacağınızı, toplandığınızda neye benzeyeceğinizi, kim olacağınızı bilemeyecek kadar? Ben parçalandım çok kez, çok sefer…
İçimde bir hayat yok, Onu Oktay’ın öldüğü akşam eski ahşap bir sandalyenin üzerinde oturan, yüzü acıyla kanırtılmış ama parçalanmamış, elleri karnının üzerinde, dudaklarında anlamlı ama keskin bir gülümseme olan kadına emanet ettim.
Eski sevgilim sana baktı, kız kardeşin sana baktı, eşin sana baktı, ben sana baktım, hepimizin ifadesinde sevgi vardı. Ve karşılığında bulduğumuz başka bir şeyler. Ben sende hayat buldum. Sen hayatla dopdoluydun… İçinde koca bir delik vardı ve bazı günlerde iğne gibi batacaktı ama sen yine de mutlu olmayı başaracaktın, sende hayat vardı.
Bir cümleye bir noktayı koyar gibi, bir resimden kolayca silinir gibi bırakıp gitmiştim. Bu kendimi benden yırtmak gibiydi. Ama sonra bir peri geldi ve sihri kaldığı yerden devam ettirdi. Şimdi ne zaman evinin oradan geçsem o kadın sayesinde içimde serin sular akıyor. Bana şimdi çok uzak olan, neredeyse unuttuğum sevimli ve tatlı bir geçmişi hatırlatıyor. Orada yazan bir kadın var. Orada bir anne var. Orada yaşayan bir kalp var. Orada sevgi, bağlılık, aşk var. Orada Ceylan’ı arayacak bir abla var. Orada hâlâ “hayat” var. Orada bir zamanlar gerçek olan her şeyimin ve gerçekleşmesini beklediğim diğerlerinin anısını sonsuza kadar yaşatacak bir ruh var…
İYİ Kİ DOĞDUN…

Ceyda Sarıhan

13|01|09
Ben Oktay’ı hep bir YOGİ olarak düşünmüşümdür.
Ceni

30|12|08
Oktaycım için Faaliyet Raporu

Mercan

10|04|08
Sevgili Derin Bebek;seninle ilk tanışmam Oktay DEDE’ni uğurladığımız zamandı. Onu ”fiziksel” olarak tanıyamayacaksın, ama biz, ”O”nu tanıyanlar, sana Oktay’ı hep anlatacağız.

Ben onu ilk Nigi’den ortaokul yıllarımızda ”OCCHİ” olarak tanıdım… Amerika’dan kesin dönüş yaptıklarında, Şişli’deki bodrum katında, annen omuzlarının üzerinde… ve gözlerinin içinde ”Oktayca” bir gülümseme ile ilk kez yıllar sonra karşılaştık…
Balmumcu günlerimiz, Ceylan’ın doğumu… ve Libya maceramız… En zor günlerimizde dahi Oktay’ın gözleri hep öyle ”Oktayca” gülümserdi… Gözlerinin içi gülen adamdı senin deden.

Babanı tanımadım,ama yazdıklarını okudum; dedene benziyormuş… Sanslı bebeksin Derin Bebek… Gözlerinin içi gülen, adam gibi adam bir deden vardı, ve ona benzeyen baban var… Eminim senin de gözlerinin içi hep gülecek ve sen de adam gibi adam olacaksın, tıpkı sevgili arkadaşım Oktay gibi.
Nazan Büyükçelen

10|02|08
Kızlar, babalarına benzeyen erkekleri kendilerine eş seçerlermiş… Ben de bu kuralı doğrulayanlardanım. Balmumcu’daki evlerinde, Oktay’ın, kapısında “Director of Boktan Ishler” yazan bir odası vardı. Evin bozulan aletleri o odaya girer, mucizevi bir şekilde tamir olup çıkarlardı… Mercan da kendine, evdeki her şeyi tamir eden bir eş seçti. Oktay “Mühendis olmasam mimar olurdum,” derdi. Mercan da kendine mimar bir eş seçti. En kilolu halinde bile Oktay ince bir insandı. Mercan da kendine kilosuz, ince bir eş seçti. Zaman içinde, Oktay’la pek çok başka benzer yanımızın olduğu ortaya çıktı. Ama bir insan tepeden tırnağa “kayınpeder”inin tüm giysilerini giyebilir mi? Bu denli mi babasına benzeyen erkek seçer bir kız? Ve o iki erkek, nasıl birbirini bu kadar sever ve yakın olur? Hangi “kayınpeder” bilgisayarındaki porno dosyalardan işletim sistemine virüs bulaşmasın diye damadından yardım ister? Yukarıdaki kayınpeder kelimeleri tırnak içinde, çünkü Oktay bir kayınpeder olmadı benim için. “Artık evlendik, babama sen de ‘baba’ demiyecek misin?” gibi bir muhabbet de olmadı bizim evde. Çünkü ben Oktay’a hep “Oktaycım” dedim… İnsan arkadaşına başka nasıl hitap eder ki?
Derken arkadaşımın kıyafetlerine bürünüp, zamanında ailesindeki tek erkek olan Oktay’ın ailesine “erkek” oldum. Hiçbir zaman Oktay gibisini beceremesem de, elimden geleni yapacağım. Gâvur ellerde, başkasının işini veya konumunu üstlenenlerin dediği gibi, “I am walking in his shoes.” İkimizin de ayak numarası 41…
Mehmet Bengü Uluengin

05|01|08

babaada

Geçen sene bugünler…

Geçen sene bugünler ben Kars’ta değildim. Nerede olduğumu da hatırlamıyorum. Ama hayatımda Siz yoktunuz. Aslına bakarsanız bugün buradan, durduğum yerden bakınca geçen sene bugünler eksikmişim…

Bir senede çok şey değişti hayatımda. Çok şey kattım. Her biri “şey” diyemeyecek kadar “çok.”

“Geçen sene bugünler”in fotoğraflarına bakarken bu “çok”ların eksikliğini bir kez daha hissettim. Hayatıma kattığım bu “çok”ların gelişimi sırasında hissettiğim eksikliği, sevincimle umudumla beraber hep yanımda taşırken. “Geçen sene bugünler” ben de orada olmalıydım dediğim olmadı hiç bu fotoğraflara bakana dek. Hep önümüzdeki senelerde de kaçırdıklarımı yaşayabilmeyi, öğrenebilmeyi, keyif almayı, gülmeyi, eğlenmeyi, içmeyi, yaramazlıklar yapmayı, köşede saklanıp sürprizlerimizin sonuçlarını izlemeyi, olacaksa iki kondüktörden biri (ikinci) olmayı diledim hep; içimde bir eksiklik…

Oktay’ı nasıl bilirdiniz…

Ben bilemedim Oktay’ı… Yetişemedim…

Ama çok iyi anlattınız.
Oktay;
(Hâlâ ve ömür boyu) Âşık bir
Dirayetli ve saygı duyulası bir anne
Sevgisini saklamadan gizli bir özlemle hatırlayan damat
Oktay bugün; ağlamadan, uzaklarda özleminin haykırışını susturmayı arayan bir kadın.

Oktay; dost sohbetlerinin ayrılan boş sandalyesinin en dolusu.
Dostlarının sohbetinde hep gülen bir yüz…

Çalışırken ısırılan dudaklar,
Bir iş makinesinin kırık modeli…

Bir uçak modelinin içi…

Hepsini tek tek tekrar tekrar dinlemek istediğim onlarca kaset.

Gülerken kısık bir çift göz,
Gamzeli fotoğraflar…

Bir duble rakının (… )

Oktay bugün; bilemesem de, yetişemesem de sadece öğrendiğim kadarıyla satırları yetiremeyeceğim.

Oktay; geç kalmışlığımı anlamsızca hayata kızarak çıkardığım.

Oktay bugün; küçük Oktay Derin’in gözümün içine içine gülümsemesindeki yaşama sevinci.
Yetiştiğim…

bulut

Enis Durak

05|01|08
Oktay selam,
Aradan bir yıl geçti ve bir yıldır neler yazabilirim diye düşünüyorum. Tüm arkadaşlarının, dostlarının yazılarını okudum. Tanımıyorum ama Orhan Oktay arkadaşımız merak etmiş doğum gününde “Doğum günün kutlu olsun… hadi oğlum çoğu gitti azı kaldı,” diyen kimdi diye… Senin buna kahkahalar atarak bir ağustos gecesinde bütün gece güldüğünü yazmış. İyi ki söylemişim, sen de gülmüşsün ve insanları eğlendirmişsin.

Bu espri önce benim 50. yaş günümde gecenin esprisi olarak ortaya çıktı. Çünkü biz 100 yaşı hedefliyorduk. Daha sonra Deniz Kalaycı’nın 50. yaş gününde de devam etti. Geriye kalan ömrümüzü kutlamak adına senin de bizlerle birlikte olduğun resimleri paylaşmak üzere yazıma ekliyorum. Sen hedefimizi saptırdın. Ama bil ki her gün yanımızdasın.

Oktaycım… Tabii ki herkes seninle ilgili anılarını yazdı, ama bilmezler ki ben yazmaya başlasam bitmez… Seni benden önce tanıyanların bile hiçbiri ikimizin birlikte olduğu kadar birlikte olmamıştır… Tabii ki Nigi’yi, Mercan’ı ve Ceylan’ı hariç tutuyorum.

Yıl 1974… 19 yaşındaydım, seninle Texas A&M’de tanıştık… İçtiğimiz içkiler, haftasonu partileri ve yılbaşı kutlamaları Türkiye’ye dönene kadar devam etti. Sen her zaman bir ağabey, arkadaş ve çok iyi dost oldun.

Yıl 1975… İzzet Kalaycı Texas A&M’e geldi… Nigi ile adını DOMUZ olarak değiştirdiniz.

Yıl 1976… Her şeyden önce sürekli âşık olan ve derslerinde çuvallayan kardeşim Tufan’a benden daha çok sahip çıktın. Mustang arabanı ona sattın. İşin gerçeği, siz ikiniz daha çok birbirinize benziyordunuz. Aradaki fark, Tufan her önüne gelene âşık olurdu ama ben seni tanıdığımda evliydin ve hep ona âşıktın.

Yıl 1977… Mercan dünyaya geldi… Mezun olduğum yıldı… Mezuniyetime gelen annemin eline doğdu…

Belli bir süre ayrı kaldık. Sen Türkiye’ye döndün, ben ise Amerika’da iş hayatına atıldım.

Askerlik görevine Taşkızak’ta babamın yanında başladın… Babam amiral olup Gölcük’e giderken oradaki genç mühendislere seni “Benim oğlum” diye emanet etti… Bu arada bir yerlerde bir tarihte Ceylan dünyaya geldi…

Yıl 1982… Ben döndüm memlekete… Sense memleket dışında çalışmaya başladın.

Yıl 1985… Çorlu’da kurmaya çalıştığımız amortisör fabrikasında benimle birlikte çalışmaya başladın… İşte bu birliktelik 10 yıl Amartisör’de devam etti, daha sonra Caterpillar’da 7 yıl sürdü. Şimdi soruyorum, kim seninle 17 yıl her gün birlikte oldu? Abi ve kardeş gibiydik. Bir gün sesini yükselttiğini, bağırdığını ve şikâyet ettiğini duymadım, görmedim. Sakinliğinle ve saygınlığınla tüm iş çevrenle dost kalmayı bildin. Hiç kimsenin kalbini kırdığını düşünmüyorum. Hep mutlu kalmayı tercih ettin.

Emekli oldun… Her gün görüşemedik ama sık sık telefonda konuştuk… Birlikte gene bir sürü anımız oldu… En güzelini de 2006 Mayıs ayında Ali Sami Yen’de sen, ben, İzzet ve Tufan yaşadık… Denizli’den gelen haberle senin en yakın Fenerli dostlarına telefon açarak makaraya aldığını dün gibi hatırlıyorum.

Sevgili Oktay, sen gideli değişen çok şey oldu… Bir kere Fener şampiyon oldu, torunun Derin dünyaya geldi, AKP tekrar iktidara geldi, Tufan ikinci defa by-pass oldu, İzzet biraz kilo verdi, ben Borusan’da 25 yılıma geldim. Burada bir değişiklik yok… Değişim gerekiyorsa haber ver… falcıya gidecem. Bir sürü daha değişen şeyler var, ama değişmeyen şey Galatasaray ile ilgili. Onu da şöyle özetleyebilirim: Ne mutlu Galatasaraylı olana.

Galatasaray’ı… Futbol Federasyonu seviyor, Türk Hakemleri seviyor,
Galatasaray’ı… FIFA seviyor, UEFA seviyor, Avrupa seviyor,
Ama en önemlisi, Cumhuriyet olmayan Galatasaray’ı TANRI seviyor.
İşte Denizli maçı, CİM BOM Şampiyon… İşte Bordeaux maçı, CİM BOM UEFA’da…
Denizli maçını seninle yaşadım, Bordeaux maçında ise senin parmağın olduğunu düşünüyorum.

Bir dahaki yazışmamıza kadar yanaklarından öpüyorum.
Tayfun İşeri

05|01|08
OKTAY’I UĞURLAMA FOTOĞRAFLARINI İLK KEZ GÖRÜYORUM. ŞU AN ADA’DA OLDUĞUNUZU TAHMİN EDİYORUM. ONUN BANA BIRAKTIĞI KUKULETASINI DÜN İLK DEFA GİYDİM. KEL KAFASINI VE KOKUSUNU ALMAYA ÇALIŞARAK HASRETLE ANDIM. GERİDE KALANLARIN YAPABİLECEKLERİ PEK BİR ŞEY YOK. ONA SELAM SÖYLE, TAŞINI ÖP BİZİM İÇİN. NUR İÇİNDE YATSIN BENİM GÜZEL KARDEŞİM. ACINIZI AİLECEK PAYLAŞIYORUZ
Oğuz Ökem

04|01|08
İkinizi de öpüyorum sıkıca sarmalayarak. Birbirinize sahip olduğunuz ve beraber olduğunuz için çok şanslısınız. Babanıza benden selam söyleyin diyeceğim de çoktan duymuştur/okumuştur düşüncelerimi. Bu kadar sevildiğini biliyor ve hissediyor zaten. Bazı babalar nefes almazlar ama ömür boyu yaşarlar. Bazılarıysa nefes alırlar ama ölmüşlerdir. Bilmem anlatabildim mi?…
Seda Topuzlu

17|12|07
Kerem bana Oktay’ı ilk anlattığı zaman, Oktay’dan “Oktaycım” diye bahsetmişti. kendisiyle ilk tanışmam bu şekilde oldu bir bakıma. Şimdi de izninizle, yazımda “Oktaycım” demek istedim, çünkü onu düşündükçe -böyle daha güzel ısınıyor içim.
Ne çok zaman aldı Oktaycım için birkaç satır yazmam. İstedim ki, onun duruşu gibi şeffaf, yalın, dingin ve içten olsun söyleyeceklerim. İstedim ki, sadece üç sene önce tanıdığım Oktay’ı neden ve nasıl bu kadar çok sevdiğimi anlatacak kelimeleri bulabileyim. Pek çok denemeden sonra şunu anladım; onun daima gülen gözlerinin, karşısındakinin içine ılık ılık akan sevgisinin ve bir bakışta dünyaları anlayan halinin üzerine ne desem süslü kalacak. Fakat biliyorum ki, gökyüzünde bir uçak süzüldüğünde, denizde salınan bir tekne gördüğümde veya herhangi bir mutluluğumda, gülümsememde, eğlencemde Oktay aklımda ve kalbimde, kaldırdığım her kadehte eskisinden fazla var, fazla olacak.
Öze Uluengin

04|10|07
Canım Abicim,
5 Ocak Cuma günü seni uğurlarken çocukluğumun en güzel anılarından da içim sızlayarak ayrılıyordum. Çünkü sen benim çocukluğumun en güzel anılarıydın.

Her cumartesi senin ve ablamın yatılı okuldan gelişinizi dört gözle beklerdim. Cuma günü evde başlayan hareketlilik, yapılan yemekler, sevinçli bekleyiş içimi ısıtırdı. Pazar akşamlarını hiç sevmezdim. Evin küçük kızı ben kalırdım. Sen ve ablam tatlı yaramazlıklarınıza, okulunuza dönerdiniz. Çarşamba günleri okula, annem dediğin komşumuz Muazzez Teyze’nin elinden tutar, seni ziyarete gelirdik.

Annem veli toplantılarından alı al moru mor gelir; “Bu çocuk bu sefer de lavaboyu kırmış, ah bu sakarlığından ne zaman kurtulacak?” derdi. Senin tatlı sakarlıklarına çok gülerdik.

Evde amuda kalkarak ellerinin üzerinde yürür bol bol, ablam sen ve ben körebe oynardık. Hep ablamın ebe olmasını, senin kucağında oradan oraya koşmayı isterdim.

Canım Abicim, seninle çocukluğuma ait o kadar çok anım var ki. Ne kadar büyürsek büyüyelim, ne kadar yaşlanırsak yaşlanalım sen benim James Dean’e benzeyen asla yaşlanmayan yakışıklı abimsin.
Yasemin Yalazı

30|09|07
Mercan,
I have just now read your news and I find it very hard to accept. I feel a very heavy sadness and I cannot even imagine what you must be feeling. Please know that on the other side of the world there is someone who is thinking of you, your sister and your mother.

The friends we have in our youth are the ones that always remain in our hearts. I often remember having a meal with your mother and father in their small apartment on the school campus. I remember when your mother was pregnant with you and how he looked forward to being a father. I do not easily get close to people but your mother and father always made me feel welcome.

Your father made a good life. The grief you feel is born of a daughter’s love and that means his life was a success in our eyes and in the eyes of God. You were lucky to have such a father and he was lucky to have such a family.

Please give your mom and your sister a hug for me and know that I will always remember him.

Please let me know how you are from time to time. And thank you for letting me know.
Manuel Chavez

27|08|07
Mischa’nın, Yıldız’ın 60. yaş gününde Marmara Adası’nda, Keresya’da yaptığı, bizi çok duygulandıran konuşma…

Sevgili dostlar!
Bu akşam sizinle beraber olabildiğimiz için çok mutluyuz. Her sene tekrar görüştüğümüz için seviniyoruz. Hayat yolumuzun ışıklarısınız.

Az kalsın sizinle tekrar buluşamıyorduk. Nedenini biliyorsunuz.

“Media vita in morte sumus.” Hayatın içinde ölümle beraberiz. Ortaçağ’dan bir şiir. Yaşlandıkça bu gerçeği daha iyi anlıyoruz. Bazı sevgili dostlarımızı kaybettik ve gençliğimizdeki varoluşun hafifliği tamamen bitti.

Ama hayat devam ediyor. Her gün hepimiz için bir hediye. Epikür demiş ki: “Carpe diem.” Her günü bir çiçek gibi topla!

Biz de bunun gibi hep birlikte her günü bir çiçek gibi toplayalım ve yaşamanın keyfini çıkaralım.

Kadehimi sizler ve artık aramızda olmayan ama daima kalbimizde yaşayan dostlarımız için kaldırıyorum.
Michael Fritsche

09|08|07
Dağa gitmeyi planladığımız uzun bir tatildeydik Murat ile… Ama üzerimize ağırlık çökmüştü… Nereye niçin gideceğimizi bilmiyorduk… İstanbul’dan ayrılmamız gereken gün evdeydim… Uyanmak ya da uyumak arasında gidip geliyordum… Ceylan’ın telefonu ile ayıldım… Hayırdır inşallah… Hayır değildi aldığım haber… Anlayamamıştım. Alıştıramamıştım zihnimi bu fikre… Ne anlıyor ne de alışıyor insan göğüste asılı okuma gözlüklerinin rafa kalkmasına, burnun ucuna yerleştirilmiş o gözlüklerin üzerinden atılan neşeli bakışların kaybına…

Aynı akşam deniz kenarında bir duble rakıydı içtiğim gün batımına karşı…

Fotoğraf makinesi, duvardaki resimler, kalemler, notlar, kitaplar, video kayıtları, fotoğraflar… Fotoğraflar… Zihinde tekrar edilen… Tekrar edildikçe canlı tutulan anılar…

Nereye gittiğimi, nereden döndüğümü hatırlamıyorum, bir gece bir taksiye bindim. Şoför “Beyim neden ağlıyorsun?” diye sordu…

“Sevdiğim bir ağabeyimi kaybettim….”
Mustafa Yeşildal

16|05|07
Hayatımıza giren sayısız insanla, pek sayılı sohbetlerimizden ne kalır geriye?
Ben Oktay Abi’nin muhabbetinin güzelliğine topu topu bir gece tanık ve ortak olabildim. “Neresi sıla, neresi gurbet?” sorusunun manasını yitirdiği; coğrafyaların ve hikâyelerin birbirinin içine geçiverdiği; hem mekânın içinde, hem de dışında bir yerde buluşulduğu bir Texas gecesi, Büyük Amca’nın kocaman yeğenini ağırladığı kocaman evinde. Tercüme edilemeyen deyimlere güldük en çok o gece herhalde -tercüme edilmeyen duygulara ağlamak yerine. “Tevekkeli değil” mesela hatırımda kalan. Ama onu da tercüme etmeyi becerdiydik “No wonder” diye…
Tevekkeli değil; tesadüfler olmasa varlığından (ve yokluğundan) bihaber yaşayacağımız Oktay Abi gibi insanların neşesi, ardında neşenin hatırasını bırakıyor…
Özlem Altıok

24|04|07
Zaman ölümsüz mü? Peki insan?
Anılar ölümsüz.
Şöyle insandı, böyle derdi, onu da öyle yapardı… yapar… eder… der.. bu daha iyi… güneş çıkmaya başladı. Geniş zaman, ölümsüzlüğe açılan “KAPI”…

“KAPI,” benimle “Ceylan’ın babası” arasında hem sorunsaldır hem de değildir. Gayrettepe’deki evlerine her gidişimde genellikle yarı ya da tam kapalı olan salon kapısından başımı sarkıtır, “Merhaba,” derim “O”na ve eşi Nigi’ye. O da “Ne o kafa, komple gözüksene,” diye dalga geçer. Bana ailece “Çatlak” lakabı uygun görülmüştür. Ben “O”nu Lorel ve Hardy’deki ince olana benzetirim. Biraz da R.E.M. solisti Michael Stipe havası var. Gözleri cin cin. Kedilerin oyuncaklarına atlamadan evvelki heyecanlı bakışları vardır ya, aynen o.

Saat parçalarından tablolar var evlerinde. O yaptı sanırım. Bir de çizimleri var. Ada’daki evlerinin giriş katında, tuvalet ‘KAPI’sının arkasındaki tablo favorim; “MIRZOP KEDİ MAMASI.” Mama’nın isme bak! Böyle koca popoyu yaymış, siyah bir kedi. Tepesinde hayal baloncuğu, baloncuğun içinde üzerine çarpı atılmış bir fare. “Fare avına son!”
Bu adam mı çizdi bunu ya? Çok komik…
Kapı arasından “merhaba”ları sevmiyor ve insanların “Kapı”larını kolayca açabiliyor. Neden birini “kaybedince” ağlarız? Bunun egoistçe bir şey olduğunu okumuştum bir yerde. O kişinin hep yanımızda olmasını istermişiz çünkü…
Tamam. Bu kez iyi saklandı. Ortada bir yakın-uzak oyunu var. Burada gelecek zamana göz kırpıyorum.

“O”na en yakın olacağımız zamanlar, onun bize bıraktığı ipuçlarını bulduğumuz zamanlar olacak. Zekâ istiyor sanki. Çizdiği resimler mi? Daha DERİN, öte bir şey belki…. bir ses…
Güneş ışığının enerjisi ondan bilinecek. Yüzümüze tebessüm yerleştiği zamanlar mesafe daha da azalacak. Artık saklanamaz. Gözler yaşlandığında sebebi, “O”nu saklandığı yerden çıkarabilmiş olmanın tarifsiz mutluluğu olacak.
Fısıldar, burnumuzu kaşındırır, hapşırtır ya da yorulduğumuz an yaslandığımız ağacın gövdesine dokunur. Panik yok. Artık her yerde olabilir. Çünkü bunu nasıl yapacağını biliyor. Biz bunu unutmadığımız sürece de bilecek…
Seda Topuzlu

23|04|07
Hoşgeldin Derin Bebek.

Senin doğumunla birlikte annenin ve teyzenin doğumlarını hatırladım. Annen doğduğunda deden öğrenci idi, teyzen doğduğunda ise asker (Komik di mi?), çünkü deden Almanya ve Amerika maceraları dolayısı ile kaldı belgesi olmadan, öğrencilik hayatında 5-6 yıl kaybetmeyi becerebilmiş nadir insanlardan biri idi. Bu nedenle bir elinde okul kitapları, bir elinde çocuğu olan nadir insanlardan da biri oldu. Örneğin babasının mezuniyetini görmüş kaç bebek vardır?

Annenin doğumunun başladığını haber verdiğimde okuldan gelip doğuma (kan tutmasına rağmen) girmiş ve anneni aileden ilk gören olmuştu.

Teyzende ise sabaha karşı uyandırdığımda (o, annenle ben aynı yatakta yattığımız için yerde yatıyordu) kalktı, sportmence bir eda ile yatağın etrafında koşup, gelip elimi sıkarak tebrik ettikten sonra yerine dönüp uykuya daldı. Sakinliğim karşısında rüya gördü zannetti zaar.

Sana dedenden çok uzun ve sağlıklı, şanslı, anneli babalı, ama onun kadar sevgi dolu ve şeytan tüylü bir yaşam diliyorum. Yakışıklı olacağın şimdiden belli.

dogummezuniyetasker

Nigi (nam-ı diğer Anneanne)

16|04|07
Üç ay içinde bir ölüme bir de doğuma tanıklık edince ister istemez kafamda 2 belirgin manzara tekrarlanıyor.
Birini beyazlara sarıp bir dikdörtgene koyup çok uzağımıza götürdüler. Birini renkli örtülere sarıp başka bir dikdörtgenin içinde evimize, kucağımıza bıraktılar.
Bir tuhaf olduk; ağlanacak yerde gülüyoruz, gülünecek yerde ağlıyoruz, ama iyi ki doğdu hamsi kılçığı kirpikli Derin’imiz.
Teyzesi!

05|04|07
Marmara Adası’ndan önce komşu, daha sonra da dünür olduk Oktay ile. Hep son derece samimi olmamıza rağmen benim için, ve sanırım onun için de, en zor olan görüşmemiz Mercan kızımızı oğlumuz Bengü’ye “isteme” konusunda olan görüşmemizdi. O gün bu olaya şahit olanlar da bilirler, Ada’nın bütün fırtınaları, bütün Seyhan maceraları, bütün kedi sülaleleri konuşulduktan sonra, mevzu kalmayıncaya kadar havadan sudan konuşup sonunda konuya girebilmiştik ancak. Daha sonraları ikimiz de gülerek anlattık bu durumu birbirimize, “Keşke eve girer girmez bu konuyu halletseydik,” diye konuşmuştuk hep.
Ben toplantılarda hep fotoğraf çekerim. Oktay benim karelerime ilk defa 1993 senesinde Marmara Adası’nda girmiş. Oktay’ın arşivimde bulunan bütün resimlerini toplayarak bir albüm yaptım, burada onu sevenlere ve daima hatırlayacak olanlara takdim ediyorum.
Bülent Uluengin

O3|04|07

can

Can Öz

26|03|07
Karıma dedim ki
Ben yolda ölmem, kolunda ölürüm
Durup dururken anlamadı
Karımın anlamaması imkânsızdır

Salih Ecer’den…

Yurdal Ünal

25|03|07
Oktay’ı onunla tanışmış, zamanı ve bir takım anıları paylaşmış kimseler için anlatmak gereksiz bence. Ben onu büyük bir heyecan, sevinç ve özlemle beklediğini hissettiğim torunu için anlatayım dedim.

Benim Oktay’la ilk anım onun delikanlılığında, kızım Ebru’nun bebekliğinde. Ve ilk yargım, çocuklara ve çevresindekilere karşı, o yaştaki gençlerde pek de görülmeyen bir ilgi ve sevgi yoğunluğuna sahip olmasıydı. Sonraları da içtenlikle sarılışları, bir şey istendiğinde hemen yardıma davranmasıyla beni hiç yanıltmadı.

Resim yapar, müziği, denizi, teknesini, ada gün ve gecelerini sever, sabır ve dikkatle eski saatlerin incecik ve minicik parçalarıyla zarif objeler yaratır ve hediye ederdi.

Derin Bebek,
Anlatmakla olmuyor, keşke dedeni tanıyabilseydin.
Petek Sarıgöllü

25|03|07
Evlenmeden önce akrabam olan Oktay, sonra eniştem ve sofrada muhabbet arkadaşım oldu. Her seviyedeki insana sunduğu sevgi dolu nazik duruşu onun alçakgönüllülüğünü sergiliyordu. Ayrıca konukseverliğini, kapıda misafirini karşılarken yüzünde ve bilhassa gözlerinin içinde beliren ışıltılarda hissetmek mümkündü. Maddi beklenti içinde olmayıp insanları kesinlikle kırmaktan sakınan Oktay, romantik ruh yapısı itibarı ile çok hassas biriydi. Üzerine titrediği Nigi’si, Mercan’ı ve Ceylan’ı ile örnek bir aile oluşturmuştu. Bu kadar tufeylinin yer bulduğu bu alemden adam gibi adam olarak epeyce erken gitti. Kabrinden nur eksilmesin.
Kural Sarıgöllü

19|03|07
Babam öldüğünden beri kendimi küçük kız çocuğu gibi hissediyorum. Nedense daha çok eski anılarımızı ön plana çıkarıyor beynim.

Sanırım Oktay bir babanın kızlarıyla kurabileceği iletişimden daha fazlasını bizimle kurmayı iyi bilmişti. Küçük oyunlarımız vardı. Mercan’la yattığımızda babam gelip iki elini vücudumuz ortada kalacak şekilde yanlara açar ve bizi hafifçe zıplatarak yataklarımızı sallardı. Biz de kıkırdayarak iyi geceler öpücüğümüzü alırdık. Bu oyunu çok sevdiğimizi bildiği için Bengü de yapar hatta…

Bir ‘sallantı’ oyunu daha… genelde uzun yollarda daha çok keyfine varırdık. Babam şoförlüğünde, yol yükselirdi yükselirdi, sonu görünmezdi, alçaldığı noktada lastikler bombeden kurtulup araba hız kazanırdı ve her seferinde ‘midemiz bir hoş olurdu,’ yine kıkırdardık.

Yine uzun araba yolculuklarında yol boşken, direksiyonu şeritlerin bir sağına bir soluna kırarak beni Mercan’ın üzerine, Mercan’ı benim üzerime yıkardı. Bu oyunun ismi de “Yerleştirme”ydi.

Canımızı sıkan konularla ilgili mutlaka iç ferahlatan bir açıklaması olurdu. Mesela her yaz bitiminde oflayıp puflardık yine okul başlıyor diye. Babam gayet mantıklı “Basamakları tırmanın ki bitsin. Okul başlayacak ki bitecek.” derdi. Balmumcu’daki evde gece yatarken salondan gelen çıtırtılardan korkup nedenini sorduğumuzda bu kez mühendis kafasıyla anlatmıştı: “Gün içinde eşyalar genleşir, gece olunca tekrar soğurlar, sesler de ısı farkı yüzünden oluşur.”

Matematik de canımızı sıkardı, fakat bu konuda pek de ferahlatmazdı içimizi… İçinden çıkamadığımız problemi çözene kadar tek kelime etmeden başımızda otururdu. Çözememenin verdiği eziklik, sessizliğin ortama yaydığı ağırlık ve geçen dakikalar sonunda hep ağlarken bulurdum ben kendimi. Şimdi nasıl gülüyorum halimize!

Kedilerle neşeli veya üzüntülü, hep bir anısı vardı (kedisiz bir ev düşünemeyişimin sebebi kendisi). Küçükken koynuna aldığı yavru kediyi, uykusunda dönerken istemeden öldürdüğünü anlatırken hâlâ gözleri dolardı. Balmumcu’daki evin etrafında gezinen tüy yumağı ‘Hitler’i bir ev gezmesi sonunda ölü bulduğumuzda da gözleri dolup dolup durmuştu.

Ve müzikler, şarkılar… duyduğum her şarkıda onu hatırlıyorum. Bildiğim şarkıların yarısını o bize tanıtmıştır, yarısıyla ilgili de bir anımız vardır mutlaka. Hazırlıkta okulun son günü ‘serbest kıyafet’ti ve ders yoktu, gün boyunca oyalanmak için yanımıza istediğimiz şeyleri alabiliyorduk. Ben serviste ve walkmanimde dinlemek üzere Cliff Richard’ın bir kasedini götürmüştüm. Serviste kasedi takınca kimse tanımadı tabii adamı, bir garipsediler. Bense gayet mutlu, sözlere eşlik ediyordum. Oktay’ın kızı olmak Cliff Richard, Rolling Stones, The Beatles, ABBA, The Doors, Roberta Flack ve daha bir sürüsüyle erken yaşta tanışmamızı sağladı. İki aydır, tür ayırt etmeksizin duyduğum bütün şarkıları ona söylüyorum.

Babam insanın duygu dünyasına müdahale etmeden, hislerini parmaklamadan kişiyi kendi haline bırakmayı çok iyi beceriyordu. Otoritesizlik veya ilgisizlik değildi bu. Onunla yaşayanın ‘kendine ait bir oda’sı hep vardı. Ancak zorunlu hallerde harekete geçerdi. 2003 yazı, Gayrettepe’deki evdeyiz. İlk aşk acım gittikçe kötüye sarıyor, 3 gün 3 gece dinmeyen gözyaşlarım babamın Çiçek Pasajı önerisiyle biraz olsun diniyor. Kokoreç yerken masamızın etrafında şaşı bir kedi dönüp duruyor. Çok eğleniyoruz. Babam inanamıyor: “Resmen şaşı!”

Kötü de olsa, bir ‘sallantı’ oyunumuz daha oldu birlikte. 17 Ağustos 1999 depreminde Gayrettepe’deki evde yalnızdık. Babam uyuyordu, ben de yeni yatmıştım. Depremle birlikte fırlayıp odasına koştum, uyandırdım çocuğu ve uzun bir süre ayakta sarılı bekledik. Bir yandan utandım o yaşta çocuk gibi korkup babamın boynuna gömülmekten, bir yandan da tadını çıkardım. Daha sonraki her küçük depremde annem babamı uyandırdı, o da anneme ‘ufak’ sallantılar için uykusunu böldüğü için çemkirdi. Ben de kıs kıs güldüm.

Devamında komik şeyler geliyor aklıma. Mesela atmaya kıyamadığımız perişan bir sözlük vardı. Sözlüğün bir gün yere düşüp yapışkanından ayrılmış sayfalarının oraya buraya dağılıp toparlanamaz hale gelmesini, böylece atmak zorunda kalmamızı umutla beklerdi.

Babama çekmişim, onun da bağırsakları iyi çalışırdı. Ama ona sinyal aniden gelirdi, “Amanını Yaleli Yaleli, yandımı Yaleli Yaleli,” diyerek neşeli bir sıkıntıyla tuvalete koştururdu sıkışınca.

Küçüklüğümde Mercan’a seslenişimi taklit ederek “Maacaan” derdi ona (cep telefonuna da böyle kaydetmiş).

Kızdığında yaptığı tek şey çenemi altından sıkıca kavrayıp yukarı doğru ittirerek “Kızııım kızııım!” demekti.

“Ya ya ye koko cambo, ya ya ye” şarkısından esinlenerek “Kokko” diye parmağıyla göbeğimi dürterdi.

Şeker gibi bir adamın, komik, duygusal, muzip, hem neşeli hem hüzünlü, kedi gülüşlü, amuda kalkıp yürüyen bir babanın kızı olmaktan ve annemin deyimiyle ‘domuz gibi’ ona benziyor olmaktan çok mutluyum. Şükür ki o hayattayken de bunun farkındaydım. Şimdi tüm ilk kadehlerimi ona kaldırıyorum, çiğ köfteleri onu anarak yiyorum. Ve o artık içimde. Baktığım, duyduğum, yaşadığım her şeyde o var. Hep onunla birlikteyim.

Kâğıttan uçağımız biraz erken havalandı. Neyse ki çok güzel manzaralı bir yere kondu.

Yine bu yıl ada sensiz içime sinmedi
Dilde yalnız dolaşdım hep gözyaşlarım dinmedi
Ben de şaştım nasıl oldu yüreğime inmedi
Dilde yalnız dolaşdım hep gözyaşlarım dinmedi
Ceylan Yurdakuler

08|03|07
1952 YILINDA TANIŞTIK. 1923 YILINDA BALIKESİR’İN İLK VALİSİ OLAN İSMAİL HAKKI ILDIR DEDEMİZ VE ANNEANNEMİZ İSMET HANIM’IN EVİNDEYDİK… BİLYELERİMİZ ALTI ARALIK OLAN TUVALET KAPISINDAN ALATURKA TUVALETE KAÇARDI. BİLYE PEŞİNE KOŞARDIK. O SENE İSTANBUL’DA BEN İLK BÖBREK AMELİYATINI OLDUM. YANİ AYRI DÜŞTÜK.

ENİŞTEMİN PARİS’E ATEŞE MİLİTER OLARAK ATANDIĞI İLK SENE OKTAY VE HAKAN, TUNÇBİLEK’TE BİZDE KALDILAR. ANNEMİN MECBUR ETTİĞİ ÖĞLE UYKULARINDAN KAÇIP KAÇIP HAVUZA GİRERDİK. FUTBOL OYNARDIK. O HEP GALATASARAYLI TURGAY ŞEREN OLURDU.

DAHA SONRA BİRAZ BÜYÜDÜK. ANKARA’DA MERAL TEYZEM BİZİ SİNEMAYA GÖTÜRÜR VE ÇIKIŞTA BİZE SUPANGLE YEDİRİRDİ. ÜNAL ABİ İSE BİZİ GENÇ YAŞIMIZDA HER KONUDA BİLGİLENDİRİRDİ…

1961 YILINDA ZONGULDAK’TA, T.K.İ.NİN ÜNLÜ YAYLA KONAĞI ADLI MİSAFİRHANESİNDEYDİK. ARTIK O DA DELİKANLI OLMUŞTU. GÜNDÜZLERİ GÜYA BEN ONA MATEMATİK DERSİ VERİYOR, GECELERİ İSE DENİZ KLÜBÜ’NDE EĞLENİYORDUK. MİSAFİRHANEDE KALDIĞIMIZ ODANIN YANINDAKİ ODADA BİR MÜHENDİSE AİT MUAZZAM BİR PLAK KOLEKSİYONU KEŞFETMİŞTİK. HİÇ TANIMADIĞIMIZ BU ADAMIN ODASINA GİRİP, SABAHTAN AKŞAMA KADAR CLIFF RICHARD VE SHADOWS DİNLİYORDUK. DELİKANLILIK YILLARIMIZDA O, BEN VE AHMET GÜZEL BİR ÜÇLÜ OLUŞTURMUŞTUK.

ARAYA UZUN BİR AYRILIK GİRDİ. ÜNİVERSİTE YILLARI, ÇALIŞMA HAYATI, EKMEK PARASI VS. DERKEN 1979 YILINDA LİBYA TRİPOLİ’DE KARŞILAŞTIK. BENİM AİLEMLE BİRLİKTE 1985 YILINA KADAR YURT DIŞINDA ÇALIŞMAM VE DAHA SONRA YİNE HAYAT GAİLESİ EMEKLİ OLANA KADAR SIK GÖRÜŞMEMİZİ ENGELLEDİ. 2000′Lİ YILLARDA NİHAYET AİLECEK GÖRÜŞME FIRSATINI BULDUK. HEPİMİZ ÇOK MUTLUYDUK. EMEKLİLİĞİN TADINI ÇIKARIYORDUK. YAKIN AKRABA OLMAMIZIN YANI SIRA, MUHABBETE, SEVGİLİ NİGİ VE GÜLNUR’UN SEVECEN DOSTLUKLARI VE ÖZENLE HAZIRLADIKLARI RAKI SOFRALARI BÜYÜK KEYİF KATIYORDU. GEÇEN SENE BİZ ADA’YA GİTTİK, ONLAR BODRUM’A BİZE GELDİLER. ADA’DA MİDYE TAVALAR TAŞIDI BİZE. AYRICA PAVURYALARI… ÜŞENMEDEN BÜTÜN GÜN ONLARI AYIKLAYIP AKŞAM SERVİSİNE HAZIRLIYORDU. TARIK VE ZEYNEP HARARETLE BİR ŞEYLER KONUŞURKEN BEN PAVURYALARIN BÜYÜK BACAKLARININ TABAĞIN EN ALTINDA OLDUĞUNU KEŞFETTİM. ONA GÖSTERİP GÖSTERİP YUTUYORDUM. ÇOK KOMİĞİNE GİTMİŞTİ. HA BABAM GÜLÜŞÜYORDUK. “BAK AGULLEK, BURADA DA İRİ BİR PARÇA VAR,” DİYE BANA UZATIYOR VE KAHKAHAYI BASIYORDU. “KİM YİYİYÜR BUNLARI ULAN?” DİYE GÜLÜYORDU.

ACIKLI BİR ŞEY YAZMAK İSTEMİYORUM AMA TARIK’IN DEDİĞİ GİBİ BIRAKIP GİTTİN BİZİ EŞŞOĞ…… HEM DE TORUNUNUN YÜZÜNÜ GÖREMEDEN. İÇİM YANIYOR. DOYAMADIM DOSTLUĞUNA, GÜLERYÜZÜNE… HER KADEH KALDIRIŞIMDA AKLIMDASIN AGULLEK. ARTIK ELLERİM TİTREMEYE BAŞLADI. İÇİMDE BÜYÜK BİR BOŞLUK OLUŞTU. ULU TANRI BİZE ŞU MÜTEVAZİ EMEKLİLİK KEYİFLERİMİZİ ÇOK GÖRDÜ ZAHİR, OYSA BİR İKİ KADEH DAHA İÇEBİLEYDİK NE OLURDU YANİ… GÜZEL KARDEŞİM, DOSTUM, KADEH ARKADAŞIM. SEVGİLİ A G U L L E K SENİ ÖZLÜYORUM.
Oğuz “Agullek” Ökem

06|03|07
Oktay benim kocamın kuzeni, teyzesinin oğlu. Ama ben onu bu akrabalık ilişkisinden dolayı sevmedim. Oktay yanında iken pozitif enerji, huzur ve keyif aldığım az sayıda insandan biriydi. Olduğu gibi davranan ve davrandığı gibi olan. Güler yüzlü, gerginlik yaratmayan, kendiyle barışık ve dolayısıyla herkesle barışık. Kaç tane böyle insan var etrafımızda? Bu yaz adadaki çok keyifli o iki gün içinde bir koşu gidip getirdiği midye tavalar ve Bodrum’daki bol Sudokulu ve mavi yengeçli günler… İkide bir yaptığımız sudoku hatalarını düzeltebilmemiz için üşenmeden gidip alıp getirdiği özel kalem ve silgi işte karşımdaki kupanın içinde duruyor. Aslında koca bir adamdı, yakında dede olacaktı ama dış görüntüsü ve gözlerindeki ifadeyle hâlâ onu ilk tanıdığım 70′li yıllardaki delikanlı halini hatırlatırdı bana. Oktay’ı çok sevdiğimi başta Oğuz, ailede herkes bilirdi ama, ben onu ne kadar çok sevmiş olduğumu o korkunç haberi aldığımda anladım sanıyorum. İçimde birşeyler acıdı. Tanıdığım en güzel insanlardan biri inanılmaz bir zamanda çekip gitmişti. Ondan geçmiş zaman cümleler kurarak bahsetmek gücüme ve garibime gidiyor. Çok özleyeceğim.
Gülnur Ökem

02|03|07
Oktay’ın Penisi

İletişim fakültesinde bize hep can alıcı ve çok çekici bir başlık bulun derlerdi. İlgi çeksin, okuyucu toplasın diye. Başlık çekici mi bunu başkası bilir ama benim anım biraz garip ve fena halde bu başlığı hak ediyor. Benim Oktay’ı son görüşüm, çakıl taşına benzeyen o mükemmel çikolataları yediğim Amerikan Hastanesi’ydi. Ameliyatın hemen sonrasıydı. [Nisan 2004]

Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü. Oktay’ı son kez gördüğüm o gün, bana fena halde babamı hatırlatmıştı. Babamı son kez hastanede gördüğüm o günü. Artık bilinci tamamen kaybolmuştu. Bakıcısı ise temizliğini yapıyordu. İnsan annesinin babasının cinsiyetsiz olduğunu düşünür ya hep, o gün babamın penisini görmemek için kırk takla atmıştım. Tıpkı o gün Amerikan Hastanesi’nde attığım gibi… Benim hastane anılarım hiç tedavi ile sonuçlanmadığı için Oktay’ı öyle espriler yaparken görmek çok hoşuma gitmişti. Oktay’ın aksine babamla vedalaşmak için çok zamanım olmuştu.

Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü ve uzun sürdü. Ne kadar büyük acılar çektiğini görerek, onunla her gün ölerek ve onun da benim halimi görüp, her an biraz daha öldüğünü görerek sürdü. Onunla her gün vedalaşarak ve devam eden günlerde ölmesi için dua ederek sürdü.

Siz hiç çok sevdiğiniz birinin ölmesi için dua ettiniz mi? Ben ettim, hem de çok uzun süre ettim. Babamın çektiği acıların en katlanılmazlardan olduğunu zannederek ettim. Hayat bi garip. Birkaç yıl sonra annemin, babama fersah fersah fark atacağını bilemeden ettim. Ben anneme de aylar boyunca, her gün veda ettim. Oktay’ın gittiğini öğrendiğimde “Vaay temiz iş; yaptın yine yapacağını Oktay Amca,” diye elinde rakısı hınzır hınzır gülümseyen Oktay’ı düşünürken; aklıma o penis stresli Amerikan Hastanesi günü, babam ve Oktay Amca geldi. Sonra da sevenleri, kızları, Nigi…

Ona defalarca veda edebilecek böyle bir süreç mi? Yoksa Oktay’ınki gibi bir veda mı?
Kırk katır mı? Kırk satır mı?
Finalde ölümün iyisi yok aslında giden kurtuluyor, ne demiş şair:
ÖLÜM ALLAHIN EMRİ ŞU AYRILIK OLMASAYDI.

Özledim hepinizi çok, Annem, Babam, Rakı, Oktay Amca…
Bir şeyler yazmak istedim fakat yazmış Orhan Veli Amca

Kitabe-i Seng-i Mezar / sorry to Orhan Veli remixed by Erci – e

I
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Prostatından çektiği kadar;
Rahat oturabildiği zamanlarda
Anmazdı ama Allahın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Çabuk ani oldu

II
Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince…
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

III
Rakısını buzdolabına koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne tabağında balık kırıntısı,
Ne kadehinde rakı izi;
Öyle bir rüz-i-gar ki,
Kendi gitti,
Yalnız şu beyit ile,
İsmi kaldı “OKTAY” yadigâr.
Marmara adasında, el yazısiyle:
“Ölüm Allahın emri,
şu ayrılık olmasaydı.”

Ercümend Koçana

28|02|07
5-6 sene öncesine kadar benim için Oktay, Ahmet’in Avusturya Lisesi’nden ortaokul senelerinden çok sevdiği, araya giren zaman sürecinde birbirlerini uzun süre görememeleri sonucu Ahmet’in hasret ve özlemle aradığı, bulup bir araya gelmek için senelerce çaba gösterdiği, izini bulduktan sonra da hayalindeki ortamda (Cliff Richard çalarak) buluşmak istediği çok değerli bir arkadaşıydı. Ama onu sevgili Nigi ile birlikte tanıdığım günden itibaren de içtenliği, tabiiliği, huzur veren dostluğu ile benim için de artık çok ‘eski’ bir dost ve değerli bir arkadaş olmuştu. Bunun için de 6 sene gibi kısa bir sürede ailece o kadar çok hatıramız oluştu ki…
Oktay’ın herkesle paylaşacak bir şeyleri vardı. Ben de fotoğraf çekerken, sudoku oynarken, evimizin duvarlarına, rüşvet (ailece birlikte akşam yemeği, onun için eklenmiş bir humus) karşılığı randevu ile çaktığı çivilere itinayla astığı tabloları gördüğümde, İspanya seyahat fotoğraflarını çıkarttığımda, hep rötuş yapmak için bizden geri istediği kendisinin yaptığı kuşlar tablosuna bakarken ve bir dolu hatırada hep bu dostluğu anımsayacağım.
Fatoş Balioğlu

26|02|07
Benim bildiğim Oktay,
-Hayatı dolu dolu yaşayıp, keyif alan, keyif veren dostumdu.
-İnanmayan baksın, bu resimler bir saat arayla çekildi.

ergut-zeynep-oktayarap-oktay

Ergut Babacan

23|02|07
Oktaycım’la aynı hanede yaşayan/yaşamış olanlar için onun hakkında bir şeyler yazmak herhalde en zoru. Bir oturuşta akla gelen her şeyi sayıp dökmek imkânsız. O yüzden galiba en iyisi tematik gitmek.

Ben babamı pek çok şeyin yanı sıra, müzikle hatırlıyorum. (Bir de en çok şarkı mırıldanırken hissediyorum onun DNA’sına sahip olduğumu. Müzik kulağımızın annemin tarafından gelmediği sır değil çünkü.)

Seksenlerin ilk yarısı. Yaz tatili. Datça’dayız. Öğle yemeklerinde mızmızlandığımız için mi, yoksa sadece bizi eğlendirmek için midir bilmem, Cliff Richard’ın orkestrası The Shadows’un bir parçasını yemek müziğimiz ilan ediyor babam. Yemek müziği deyince akla yatıştırıcı bir şeyler gelir, asansör müziği gibi. Bundaki davul sololarından insanın yerinde durması mümkün değil. Her öğlen yemeğinde birkaç kez arka arkaya çalıyor parçayı. O çalmazsa biz talep ediyoruz zaten. Masadan kalktığımızda midemizdeki her şeyi çoktan hazmetmiş oluyoruz.

Geçen gün tesadüfen radyoda duymasam aklıma gelmezdi. Yıl 1989-1990. Belinda Carlisle diye bir abla çıkmış, La Luna adlı şarkısıyla gençlerin gönlünde taht kurmuş. Arkadaşlarımın anneleriyle babalarının pop listeleriyle işi yok. Babamsa kendi kendine keşfetmiş şarkıyı, mırıldanıp duruyor. Ortaokuldayım. Tuhaf bir övünç duyuyorum. O zaman kelimeyi bilsem, “Ne cool babam var,” derdim herhalde. O da bizim için benzer şeyler düşünmüş olsa gerek. Öyle ya, Beatles’ı herkes bilir de, bizim yaşıtımız olup da Cliff Richard şarkılarını bilen kaç kişi vardır?

Doksanlar. Babam iş için İspanya’ya gidiyor. Dilinde Un Dos Tres diye bir şarkıyla ve iş arkadaşlarıyla CAT ağır iş makinelerinin hareketlerinden esinlenerek geliştirdikleri dans figürleriyle dönüyor. Türkiye henüz Ricky Martin’le tanışmamış.

Yaz geceleri, Ada’da, teras faslı bittikten sonra çatı katında oturup geç saatlere kadar müzik dinliyor. Dinlemekle de kalmıyor, oturduğu koltuğun ahşap kollarında tempo tutuyor sürekli. Ceylan’la benim yatak odalarımız hemen onun altında. Bütün uyarılarımıza rağmen tutamıyor kendini; parmakları söz dinlemiyor. Her gece kulaklarımızda davul sesiyle uykuya dalmaya uğraşıyoruz.

No Doubt’tan Don’t Speak’i o yaramaz suratıyla “Tospik” diye söyleyip duruyor… Bir keresinde de marketin önünde yokuş aşağı arabayı park etmeye çalışırken öndeki arabaya dokunuyor. Tepkisi hazır, hemen Roxette’e bağlanıyor: “Touch me now…”

İki binler. Babam Ada’da eski plaklarını karıştırırken The Snake diye bir şarkı buluyor (sanırım Al Wilson’ın). Şarkının hikâyesi şöyle: Kadının biri bir sabah işe giderken yolda neredeyse donmuş bir yılan buluyor. Yılanın yalvarışlarına kulak tıkayamıyor, acıyıp evine götürüyor:

“Take me in oh tender woman
Take me in, for heaven’s sake
Take me in oh tender woman,” sighed the snake

Yılanı şöminenin önüne koyup, sarıp sarmaladıktan, önüne yiyecek bıraktıktan sonra işe gidiyor. Akşam eve döndüğünde yılan kendine gelmiş; kadın onu kucağına alıp öpüp okşamaya başlıyor. Gel gör ki yılan teşekkür edeceğine gidip kadını sokuyor. Kadın, “Ben sana saçımı süpürge ettim, sen bana n’aptın? Şimdi ölüp gideceğim,” diye hesap soruyor:

“I saved you,” cried that woman
“And you’ve bit me even, why?
You know your bite is poisonous and now I’m going to die”

“Sürüngen” bunun üzerine kadına SIRITARAK “Salak,” diyor, “beni evine alırken yılan olduğumu bilmiyordun sanki!”

“Oh shut up, silly woman,” said the reptile with a grin
“You knew damn well I was a snake before you took me in

Oktaycım çatı katında bu şarkıyı defalarca çalıp, kendi kendine kıkır kıkır gülüyor. Bengü’yle bense şarkının kendisinden çok, babamın çocuklar gibi kıkır kıkır gülmesine gülüyoruz kıkır kıkır.

Bir yaz sonu yine tası tarağı toplayıp Austin’e dönmüşüz. Bavulları açarken Mazhar Alanson’un Türk Lokumuyla Tatlı Rüyalar albümü çıkıyor. Alete takıp bilgisayar başına geçiyorum. Babamdan tek satırlık bir mesaj gelmiş: “Bu sefer havaalanına gelemediğimden midir nedir, gidişiniz bana çok koydu.” Bir yandan Mazhar şöyle diyor:

Sen beni tanımazsın
Severim de söylemem
Sen beni uzak sanırsın
Bilirim söz dinlemem
Ah bu ben kendimi nerelere koşsam
Saklansam bir yerlerde gizlice ağlasam
Ah bu ben kendimi nerelerde bulsam
Çekilsem sahillere hayaller mi kursam?

O sabahtan beri benim zihnimde bu şarkıyı Mazhar değil, babam söylüyor.

Bugünlerdeyse aklımda hep ikimizin de çok sevdiği, Yeni Türkü’nün nispeten az bilinen bir şarkısı: Resim. Sözler Meral Özbek’in.

O kadar sevdim ki resmini,
İşte bugün konuştu benle
Yorulmuştum çalışmaktan,
Karda uzun yürüdük senle
Geceleri resmine baktım,
Olanları anlattım
Seni bir görsem diye diye
Uyudum yağmurun sesiyle…

Karşımda hep yukarıdaki resim…
Mercan Yurdakuler Uluengin

22|02|07
BÖYLE BİR DURUMDA NE YAZILABİLİR Kİ BİLEMİYORUM. BİZLER, BİZLER DİYORUM ÇÜNKÜ BİR AİLE GİBİ OLMUŞTUK ARTIK, YAKLAŞIK DÖRT YIL OLMUŞTU AMA SANKİ YILLARDIR TANIŞIYORDUK. BÖYLE BİR İNSANI (ABİ, BABA, KARDEŞ, ARKADAŞ. DOST………!) TANIMIŞ OLMAKLA KENDİMİZİ ÇOK ŞANSLI BULUYORUM. BENİM İÇİN EN ZOR OLAN DA TELEFONUMDAKİ OKTAY ABİ İSTANBUL (0 532 337 4196) KAYDINI GÖRDÜĞÜMDE (HER DEFASINDA) ÇOK ÜZÜLÜYORUM AMA HAYATIN DA BİR GERÇEĞİ BU KABULLENMEMİZ GEREKİYOR NE KADAR DA ACI OLSA. BAZI ŞEYLERİ YAZMAK VE SÖYLEMEK KOLAY DEĞİL. BİR GÜN OLSUN ASIK BİR YÜZLE GÖRMEK, AĞZINDAN KÖTÜ BİR SÖZ ÇIKSIN, BAĞIRSIN ÇAĞIRSIN AMA NE MÜMKÜN SANIYORUM Kİ HERKESE MAHSUS BİR ŞEY DEĞİL.

KÜÇÜK BİR ANI: BENİM OĞLUM İSMAİL YAZLARI GAZETE GETİRİRDİ OKTAY ABİLERE. BİR DEFASINDA İSMAİL ELİNDE GAZETELER EVİN ARKASINDA OKTAY ABİNİN ARKADAŞI İLE KARŞILAŞIYOR VE İSMAİL’E SORUYOR SEN KİMSİN DİYE. İSMAİL CEVAP VERİYOR: GAZETECİYİM. BUNA ÇOK GÜLMÜŞTÜK. (BU BİZDE BİR ANI OLARAK KALACAK.)

HEPİNİZİN VE HEPİMİZİN BAŞI SAĞOLSUN. ALLAH RAHMET EYLESİN, OKTAY ABİ BİZLERE EMANET NİGARİN ABLA, MERCAN, CEYLAN. SİZLER RAHAT OLUN. SİZLERİ ÇOK SEVİYORUZ.
İbrahim-Neriman-İsmail Akyel (Marmara Adası)

20|02|07
Ne yazık ki metin yazma yeteneğim çok zayıf. Okulda kompozisyon da yazamazdım, iş seyahatleri dönüşünde seyahat raporu da. Ama Oktay için ille de birkaç kelime yazmak istedim. Ben Oktay’ı (ve tabii Nigi’yi de) çok kısa bir süre önce tanıdım, ve onları tanımış olmaktan da çok çok mutlu oldum ve Oktay’ın kaybı da içimi o kadar acıttı.
Huzurlu, samimi, neşeli, yargılamayan davranışı ile gerçek bir dosttu….onu arayacağız.
Meriç Görece

19|02|07
Sevgili Oktay’ı konuşup, dostlarla beraber çok güldüğünüzü yazdınız. Buna benzer bir durumu da ben annemi kaybettiğim zaman yaşadım. Biz de annemin evinde toplanıp, “onsuz” hep beraber “onu” konuştuk ve günlerce güldük.

Sevgili Nigi, güzel çocuklar, toplamak istediğiniz “Oktay ile anılar” defteri çok güzel bir fikir. İnanıyorum ki pek çok güzel hikâyeler gelecek… Benim de gözümün önüne gelen pek çok tek tek güzel resimler, olaylar var. Fakat beni çok etkileyen, Oktay’ın “Işık yakma” hikâyesi.

Bizim yattığımız odanın perdeleri genellikle açık durur, dışarıdan gelen gri–mavi yaz gecesi ışığını ve açık pencerenin bahçeden içeri aktardığı güzel kokuları uyurken dahi kaçırmamak istediğimizden… Bir gece yatmak için hazırlanıyordum, sizin evin penceresinde ışık olduğunu gördüm. Çok sevindim “demek komşular gelmiş” diye. Telefon etmek için geç olduğundan ertesi sabaha bıraktım “hoşgeldiniz” sohbetini. Telefonda ışığınıza sevindiğimi bilhassa söylemiş olmalıyım ki birkaç gün sonra aynı pencerede rengârenk ampullerin yanıp söndüğünü gördüm. Bayram yeri gibi… O anda çocuk gibi sevindim ve “Ah Oktay, sen ne matrak adamsın!” diye düşündüm. Yatakta devamlı gülümsedim kendi kendime. Sonra o renkli lambalar değişik şekillerde yanıp söndüler yaz boyunca. Yaz sonu vedalaştık ve komşular evlerini kapatıp Seyhan IV ile Tekirdağ yoluna düştüler. Uzun uzun havlu salladık arkalarından “el salla, el salla” refakatinde. O gece yatmadan önce Oktay’ın ışıklı penceresinde yine bir ışık görünce inanamadım önce, sonra tekrar tekrar bakınca pencerenin önüne konulmuş bir çiçeklik içine yerleştirilmiş solar lambayı gördüm. Hissettiğim şeyi anlatacak kelime bulamıyorum şu anda. Bütün güzel hisler dolar ya insanın içine. Dolar da taşar. İşte öyle oldu bende de.

Oktay zeki, muzip, sevecen ve hepsinden çok duygular insanı. Çok kez gözlerinin dolduğuna şahit oldum. Gözleri dolan, duygulanan, yüreği kabaran güzel insan…

Amerikalı arkadaşının dediği, Oktay olmadan Türkiye’ye gelmenin hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağı. Ada da artık aynı ada olmayacak bizler için…

Sizleri sevgi ile kucaklıyoruz.
Fatoş ve Dieter Krusche

18|02|07
Ben bazan Oktay’ın bir sözüne usturuplu bir yanıt yapıştırdığımda, “Yazar takımıyla konuşmak da bir başka oluyor,” diye beni tiye alırdı. Şimdi o günleri anımsadım.
Neyse…
Oryal Gökdemir

16|02|07
Nasıl mı?
1-Yanlış anımsamıyorsam camide hoca efendi nasıl bilindiğini sormuştu.
2-İkna olmak için kanıt aramakla boşuna vakit kaybetmişsiniz.
3-En güzel söz henüz söylenmemiş olandır. Onun için de başka güzeller için de.
Zaten bazen söylenemeden de kalır gider içimizde.
Oryal Gökdemir

16|02|07
Abimin haftanın karikatürü serisinden en güldüğü karikatür.

fuckme

Fikret Uslu

16|02|07
Biz ne yazık ki Oktay Abi ile çok az zaman geçirebildik. Daha ondan öğreneceğimiz ve onunla paylaşabileceğimiz çok şey vardı. Benim en çok sevdiğim yanı gülen yüzü, sadeliği ve içtenliğiydi.

Nasıl unutabiliriz adada merdivenin üstünde sabah dolan, akşama boşalan bira kasasını? Nasıl unutabiliriz kıyıda buz gibi biraları güle oynaya ikramını? Birlikte büyük keyif aldığımız GAP gezisini nasıl unutabiliriz?

İyi ki sizin gibi dostlarımız var.
Gül Oktay

16|02|07
Oktay abimin beni en etkileyen esprilerinden birini, adının geçtiği her mecliste anlatıyorum, şöyle; bunu da siteye eklerseniz inanılmaz gurur duyarım.

Ağustos ’06 ilk hafta Marmara Adası’na ilk ziyaretimiz, akşam terasta Nigi ablamın balığını yiyoruz, laf lafı açtı, Oktay abim son doğum gününde bir arkadaşının (kimdi şimdi adını anımsayamıyorum..) doğum gününü kutlamak için aradığından bahsedip arayanın ne dediğini şöyle aktardı: “Oktay’cığım doğum günün kutlu olsun, hadi oğlum çoğu gitti, azı kaldı…”

Bunu anlatırken de tabii küfürün biri bin para ama esprisini her zamanki pozitifliği ve neş’esi ile ve hiçbir rahatsızlık duymadan anlatması bizi neş’eye boğmuştu. Hatırlayın: “Ulan şu eşşekoğlu eşeğe, g.t’e bak, bana –çoğu gitti azı kaldı- diyor.” (kahkahalar …kahkahalar)

Acı olan, bu akşamdan 7 ay gibi bir süre sonra Oktay abimizi yolcu etmiş olmamız. “Yolcu” kelimeme dikkatinizi çekerim çünkü bence biz Oktay abimi kaybetmedik, o bir yerlerden bizi görüyor ve kendisi hakkında neler konuştuğumuzu duyuyor. Ben şimdi bu e-postamı “GÖNDER” dediğimde de, onun her zamanki neş’esi ile bana nasıl gülücükler attığını şimdiden görüyor gibiyim ..

Hepinizi seviyoruz, iyi ki varsınız ..
Orhan Oktay

15|02|07
Ceylanım,
Açıkçası, olay sorarsan: Çok hafif, çok az, çok bulanık. O kadar iyi tanıyanı, yakını, seveni varken hele, açıkçası bana hiç düşmez gibi hissettim. İki yıl önce adada çok keyifli bir haftasonu geçirdiğimiz ve bunda Oktay’ın varlığının hayli belirleyici olduğu, güçlü bir duygu olarak kalmış içimde. Olay/detay yok fazla. Bana genellikle öyle olur: Olay örgüsünden çok bir şeyin duygusu kalır geriye, bunu önemserim. Hikayelerim azdır. ‘Japon yapıştırıcı’yı çıkaramıyor hafızam.

Genellikle bizde anne baba evlerine, sofralarına misafir olmanın bir tür resmiyeti, bir ağırlığı olur. En kanka anne babalarla bile olur bu, bir şekilde. Adada geçirdiğimiz o akşam bunu gerçekten hiç hissetmedim. Alıştığım bildiğim bir yerde imişçesine rahattım. Sanki hep oraya aittim. Bu nedenle de olacak, tekrar davet ettirmek için kendimi adaya, o kadar takla attım geçen sürede, buna da eminim çok gülmüşsündür! Sonunda çağırdın doğumgününe ve tam da o hafta sonu çalışmak zorunda kaldığım için katılamadım.

Şimdi bunun senin daha nicelerini kutlayacağımız doğumgünlerinden başka bir anlamı olduğunu, Oktay’ı son kez görmüş olma anlamına geldiğini düşününce içim başka türlü burkuluyor. İlk kez, meğer son kez imiş.

Hepinize sabırlar diliyorum,
Orhan Esen

15|02|07
Ölülerimizin arkasından, hatimler indirmek yerine yazmayı seçenlerdenim. Ama bazen hüzün, kendinden başka hiçbir şeye yer bırakmıyor. Bana da böyle oldu ve içimden belli bir süre tek kelime yazmak gelmedi. Oysa bugün telefonumda dayımı aramak için O harfine (nedense dayım yerine Oryal diye kayıtlı) bastığımda her zamanki gibi harf sırası gereği Oktay geldi. Dayımla konuştuktan sonra her dayımı arayışta Oktay’ı görmemek için silmeye karar verdim. Seçeneklerden Oktay için sil tuşuna bastım, yanıt Oktay’a ait tüm bilgileri silmek istediğinizden emin misiniz? oldu. Evet tuşu ile tüm bilgiler SİLİNDİ dedi. Telefon gene silmek istediğinizden emin misiniz? sorusunu soruyor. Hayat ise buna kendi karar veriyor. Her şey aslında bu kadar basit, anlık ve anlamsız. Herkese, her fikre derin bir hoşgörüsü vardı. Bizler gibi huzursuz insanların onun etrafına verdiği huzurdan öğreneceği çok şey olsa gerek. Cliff Richard’ı, Pat Bone’u, uçakları ve rakıyı çok seven ailedeki sakar eşim artık yok. Sadece 3 ay önce Marmara Adası’nda herkes yattıktan sonra içki sofrasında onunla son kez demlendiğimi nereden bilebilirdim ki? Ertesi gün erkenden yola çıkacağım için masadan kalktığımda yüzüne son kez baktığımı bilmediğim gibi. Keşke sarılıp bir öpebilseydim. Yaşam felsefesinden galiba ölümü unuttuğumuzda sapıyoruz. Her içki masasına son kezmiş gibi oturanlar, her vedayı sonmuş gibi içten sarılmalarla yapanlar, değmez deyip kırmadan yaşayanlar arasındaydı James Dean.
Burak Atamtürk

January 07
Dear Nigi (or “Zigi” as Arın insists),
When I received the news of Oktay’s sudden death it was a jolt of shock, sadness, and disbelief. All I could do was picture Oktay with a smile on his face folding paper airplanes for Arın with the skill of an engineer and patience of the best father on earth.

Oktay will always be one of my favorite people among those I’ve known in Turkey. I’ll always remember his jovial spirit and natural and sincere way of welcoming me into his home and family and his artistic ways in both painting and the making of lemon and raspberry vodka drinks. Delicious!

Coming to Turkey will never be quite the same without Oktay there to greet me with a smile and warm hug. For certain, my life is richer because I’ve known him.

With many hugs for you, Ceylan, Mercan, Bengü, and the little one still in the tummy. Love,
Jana Lynott

05|01|07

Oktay Abimin benim gözümde kimliği hep “baba”dır, çünkü onu çocuksuz görmedim. Film şeridinin ilk karelerinde Mercan Arın’ın bugünkü hali gibi, belki daha küçük, Ceylan da bebek olsa gerek. Genelde ayak bileklerinden kavranarak, ya da sırtta çaprazlama sarmaş-dolaş gezdirilirdi bu çocuklar. Ailede bunun Amerikan etkisinden kaynaklanan bir sevecenlik olduğu kanısı yaygındır; bunun payı varsa da onu çok çok aşan bir şey, bir değişik sıcaklık vardı o evde, bunu yıllarca hatırladım.

Arın’a haberi verdiğimizde “Ama niye ancak bir kere görebildim?” diye sordu çocuk. (Oktay’la “Ziggy,” evlerinde kağıttan uçak yapmayı öğrenebileceğiniz, halı üzerinde balık tutulan bir evde otururlar, çok uzakta, İstanbul’da.) Neler kaçırdığını daha büyüyünce anlayacak. Jana’yla benim nasıl perişan olduğumuzu söylemeye gerek yok.
Aziz Gökdemir

04|01|07

mercan-oktay

SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreya

Bu yazıyla ilgili yorumunuzu yazınız.

Yorumunuzu aşağıya ekleyebilirsiniz ya da yazı için geri bildirim gönderebilirsiniz. RSS ile de yorumlara üye olabilirsiniz.

Lütfen spam göndermeyiniz ve konudan uzaklaşmamaya çalışınız.

Bu tagleri kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Bu blogda Gravatar kullanabilirsiniz. Global avatarınızı almak için lütfen Gravatar sitesine kaydolunuz.